|
|
 |
« Yanıtla #1 : Ocak 27, 2007, 00:31:32 » |
|
Mukaddeme: Herşey vücudundan evvel ve vücudundan sonra yazıldığını وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ اِلاَّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍ gibi, pekçok âyât-ı Kur'aniyye tasrih ediyor ve şu kâinat denilen, kudretin Kur'an-ı kebîrinin âyâtı dahi şu hükm-ü Kur-anîyi, nizam ve mizan ve intizam ve tasvir ve tezyin ve imtiyaz gibi âyât-ı tekvîniyyesiyle tasdik ediyor. Evet, şu kâinat kitabının manzum mektubatı ve mevzun âyâtı şehadet eder ki, herşey yazılıdır. Amma, vücudundan evvel herşey mukadder ve yazılı olduğuna delil, bütün mebâdi ve çekirdekler ve mekadîr ve suretler, birer şahittir. Zira, herbir tohum ve çekirdekler, "Kâf-Nûn" tezgâhından çıkan birer lâtif sandukcadır ki, kaderle tersim edilen bir fihristecik, ona tevdi edilmiştir ki, Kudret, o kaderin hendesesine göre zerratı istihdam edip, o tohumcuklar üstünde koca mu'cizat-ı kudreti bina ediyor. Demek, bütün ağacın başına gelecek; bütün vâkıatı ile çekirdeğinde yazılı hükmündedir. Zira tohumlar maddeten basittir, birbirinin aynıdır, maddeten birşey yoktur. Hem, herşey'in miktar-ı muntazaması, kaderi vâzıhan gösterir. Evet, hangi zîhayata bakılsa görünüyor ki, gayet hikmetli ve san'atlı bir kalıbdan çıkmış gibi, bir miktar, bir şekil var ki; o mikdarı, o sureti, o şekli almak; ya, hârika ve nihayet derecede eğri büğrü maddî bir kalıb bulunmalı veyahut kaderden gelen mevzun, ilmî bir kalıb-ı mânevî ile Kudret-i Ezeliyye, o sureti, o şekli biçip giydiriyor. Meselâ: Sen, şu ağaca, şu hayvana dikkat ile bak ki; câmid, sağır, kör, şuursuz, birbirinin misli olan zerreler, onun neşv ü nemasında hareket eder. Bazı eğri büğrü hudutlarda, meyve ve faidelerin yerini tanır, görür, bilir gibi durur, tevakkuf eder. Sonra, başka bir yerde, büyük bir gayeyi takib eder gibi yolunu değiştirir. Demek kaderden gelen mikdar-ı mânevînin ve o mikdarın emr-i mânevisiyle zerreler hareket ederler. Madem, maddi ve görünecek eşyada bu derece kaderin tecelliyatı var. Elbette eşyanın mürur-u zamanla giydikleri suretler ve ettikleri hârekât ile hâsıl olan vaziyetler dahi, bir intizam-ı kadere tâbidir. Evet, bir çekirdekte, hem bedihî olarak, irade ve evâmir-i tekvîniyyenin unvanı olan "Kitab-ı Mübîn"den haber veren ve işaret eden, hem nazarî olarak emir ve ilm-i İlâhînin bir unvanı olan "İmam-ı Mübîn"den haber veren ve remzeden iki kader tecellisi var. Bedhî kader ise, o çekirdeğin tazammun ettiği ağacın, maddî keyfiyat ve vaziyetleri ve hey'etleridir ki, sonra göz ile görünecek. Nazarî ise, o çekerdekte, ondan halkolunacak ağacın müddet-i hayatındaki geçireceği tavırlar, vaziyetler, şekiller, hareketler, tesbihatlardır ki, tarihçe-i hayat namiyle tâbir edilen vakit-bevakit değişen tavırlar, vaziyetler, şekiller, fiiller; o ağacın dalları, yaprakları gibi intizamlı birer kaderî mikdarı vardır.Madem en âdi ve basit eşyada böyle kaderin tecellisi var. Elbette umum eşyanın vücudundan evvel yazılı olduğunu ifade eder ve az bir dikkatle anlaşılır. Şimdi; vücudundan sonra herşey'in sergüzeşt-i hayatı yazıldığına delil ise; âlemde "Kitab-ı Mübîn" ve "İmam-ı Mübîn"den haber veren bütün meyveler ve "Levh-i Mahfuz"dan haber veren ve işaret eden insandaki bütün kuvve-i hâfızalar birer şahittir, birer emâredir. Evet herbir meyve, bütün ağacın mukadderat-ı hayatı, onun kalbi hükmünde olan çekirdeğinde yazılıyor. İnsanın sergüzeşt-i hayatiyle beraber kısmen âlemin hâdisatı mâziyesi, kuvve-i hâfızasında öyle bir sûrette yazılıyor ki, güya hardal küçüklüğünde bu kuvvecikte dest-i kudret, kalem-i kaderiyle insanın sahife-i a'mâlinden küçük bir senet istinsah ederek, insanın eline verip, dimağının cebine koymuş. Tâ, muhasebe vaktinde onunla hatırlatsın. Hem, tâ mutmain olsun ki; bu fena ve zeval herc ü mercinde beka için pekçok âyineler var ki, Kadîr-i Hakîm, zâillerin hüviyetlerini onlarda tersim edip ibka ediyor. Hem, beka için pekçok levhalar var ki, Hafîz-i Alîm, fânilerin mânalarını onlarda yazıyor...
Elhasıl: Madem en basit ve en aşağı derece-i hayat olan nebatat hayatı, bu derece kaderin nizamına tâbidir. Elbette en yüksek derece-i hayat olan hayat-ı insâniyye, bütün teferruatiyle kaderin mikyasiyle çizilmiştir ve kalemiyle yazılıyor. Evet, nasıl katreler, buluttan haber verir, reşhalar su menbaını gösterir; senetler, cüzdanlar, bir defter-i kebîr'in vücuduna işaret ederler. Öyle de: Şu meşhudumuz olan, zîhayatlardaki intizam-ı maddî olan bedihî kader ve intizam-ı mânevî ve hayatî olan nazarî kaderin reşhaları, katreleri, senetleri, cüzdanları hükmünde olan meyveler, nutfeler, tohumlar, çekirdekler, suretler, şekiller; bilbedahe "Kitab-ı Mübîn" denilen irade ve evamir-i tekvîniyyenin defterini ve "İmam-ı Mübîn" denilen ilm-i İlâhînin bir divanı olan levh-i mahfuzu gösterir.
Netice-i meram: Madem bilmüşahede görüyoruz ki, herbir zîhayatın neşv ü nema zamanında; zerreleri, eğribüğrü hudutlara gider, durur. Zerreler yolunu değiştirir. O hudutların nihayetlerinde birer hikmet, birer faide, birer maslahatı semere verirler.Bilbedahe, o şey'in mikdar-ı sûrîsi, bir kader kalemiyle tersim edilmiştir. İşte: Meşhud, bedihî kader, o zîhayatın mânevî hâlâtında dahi bir kader kalemiyle çizilmiş muntazam meyvedar hudutları, nihayetleri var olduğunu gösterir. Kudret masdardır, kader mistardır. Kudret; o maanî kitabını, o mistar üstünde yazar. Madem maddî ve mânevi kader kalemiyle tersim edilmiş müsmir hudutlar, hikmetli nihayetler olduğunu kat'iyyen anlıyoruz.Elbette herbir zîhayatın müddet-i hayatında geçireceği ahval ve etvârı, o kaderin kalemiyle tersim edilmiş. Çünki: Sergüzeşt-i hayatı, bir intizam ve mîzan ile cereyan ediyor. Suretler değiştiriyor, şekiller alıyor. Mâdem böyle umum zîhayatta kalem-i kader hükümrandır. Elbette âlemin en mükemmel meyvesi ve arzın halifesi ve emanet-i kübrânın hâmili olan insanın sergüzeşt-i hayatiyyesi, herşeyden ziyâde kaderin kanununa tâbidir.
Eğer desen: "Kader bizi böyle bağlamış. Hürriyetimizi selbetmiştir. İnbisat ve cevelâna müştak olan kalb ve ruh için kadere îman bir ağırlık, bir sıkıntı vermiyor mu?
Elcevab: Kat'a ve asla!.. Sıkıntı vermediği gibi, nihayetsiz bir hiffet, bir rahatlık ve revh u reyhânı veren ve emn ü emanı te'min eden bir sürur, bir nur veriyor. Çünki: İnsan kadere îman etmezse, küçük bir dairede cüz-î bir serbestiyet, muvakkat bir hürriyet içinde, dünya kadar ağır bir yükü, bîçare ruhun omuzunda taşımaya mecburdur. Çünki: İnsan bütün kâinatla alâkadardır. Nihayetsiz makasıd ve metâlibi var. Kudreti, iradesi, hürriyeti; milyondan birisine kâfi gelmediği için, çektiği mânevî sıkıntı ağırlığı, ne kadar müdhiş ve muvahhiş olduğu anlaşılır. İşte kadere îman, bütün o ağırlığı kaderin sefinesine atar, kemal-i rahat ile, ruh ve kalbin kemâl-i hürriyyetiyle kemâlâtında serbest cevelânına meydan veriyor. Yalnız nefs-i emmarenin cüz-î hürriyetini selbeder ve fir'avuniyyetini ve rubûbiyyetini ve keyfemâyeşâ hareketini kırar. Kadere îman o kadar lezzetli, saadetlidir ki, târif edilmez. Yalnız şu temsil ile o lezzete ve o saadete bir işaret edeceğiz. Şöyle ki:
İki adam, bir padişahın payitahtına giderler. O padişahın mahall-i garâib olan has sarayına girerler. Biri, padişahı bilmez; o yerde gasıbâne, sârikane tavattun etmek ister. Fakat o bahçe, o sarayın iktiza ettikleri idare ve tedbir ve vâridat ve makinelerini işlettirmek ve garib hayvanatın erzakını vermek gibi zahmetli külfetleri görür, mütemadiyen ıstırap çeker. O cennet gibi bahçe, başına bir cehennem gibi oluyor. Herşey'e acıyor. İdare edemiyor. Teessüfle vaktini geçirir.Sonrada, o hırsız edepsiz adam, te'dip sûretiyle hapse atılır. İkinci adam, padişahı tanır, padişaha kendini misafir bilir. Bütün o bahçede, o sarayda olan işler, bir nizam-ı kanunla cereyan ettiğini, herşey bir programla, kemâl-i sühuletle işlediğini îtikad eder. Zahmet ve külfetleri, padişahın kanununa bırakıp kemâl-i safa ile o cennet-misal bahçenin bütün lezzetlerinden istifade edip padişahın merhametine ve idare kanunlarının güzelliğine istinaden herşey'i hoş görür, kemâl-i lzzet ve saadetle hayatını geçirir. İşte مَنْ اَمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مَنَ الْكَدَرِ sırrını anla
DÖRDÜNCÜ MEBHAS: Eğer desen: "Birinci Mebhasda isbat ettin ki: Kaderin herşey'i güzeldir, hayırdır. Ondan gelen şer de hayırdır, çirkinlik de güzeldir. Halbuki, şu dâr-ı dünyadaki musibetler, beliyyeler, o hükmü cerhediyor. "
Elcevab: Ey şiddet-i şefkatten şedit bir elemi hisseden nefsim ve arkadşım! Vücud, hayr-ı mahz; adem, şerr-i mahz olduğuna; bütün mehâsin ve kemalâtın vücuda rücuu ve bütün maâsî ve mesâib ve nekaisin esası, adem olduğu, delildir.Madem adem şerr-i mahzdır. Ademe müncer olan veya ademi işmam eden hâlât dahi şerr-i tazammun eder. Onun için, vücudun en parlak nuru olan hayat, ahvâl-i muhtelife içinde yuvarlanıp kuvvet buluyor. Mütebâyin vaziyetlere girip tasaffi ediyor ve müteaddid keyfiyatı alıp, matlub semeratı veriyor ve müteaddid tavırlara girip, Vâhib-i Hayat'ın nukuş-u esmâsını güzelce gösterir. İşte şu hakikattandır ki, zîhayatlara âlâm ve mesaib ve meşakkat ve beliyyat suretinde, bazı hâlât ârız olur ki; o hâlât ile hayatlarına envar-ı vücud teceddüd edip zulümat-ı adem tebâud ederek hayatları tasaffi ediyor. Zira: Tevakkuf, sükûnet, sükût, atâlet, istirahat, yeknesaklık; keyfiyatta ve ahvalde birer ademdir. Hattâ en büyük bir lezzet, yeknesaklık içinde hiçe iner.
Elhasıl: Madem hayat, Esmâ-i Hüsnânın nukuşunu gösterir. Hayatın başına gelen herşey hasendir. Meselâ: Gayet zengin, nihayet derecede san'atkâr ve çok san'atlarda mâhir bir zât; âsâr-ı san'atını, hem kıymetdar servetini göstermek için, adi bir miskin adamı modellik vazifesini gördürmek için bir ücrete mukabil bir saatte murassa', musanna' yaptığı gömleği giydirir, onun üstünde işler ve vazişyetler verir, tebdil eder. Hem her nevi san'atını göstermek için keser, değiştirir, uzaltır, kısaltır. Acaba şu ücretli miskin adam o zâta dese: "bana zahmet veriyorsun. Eğilip kalkmakla vaziyet veriyorsun, beni güzelleştiren bu gömleği kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun" demeğe hak kazanabilir mi? "Merhametsizlik, insafsızlık ettin" diyebilir mi? İştez onun gibi Sâni-i Zülcelâl, Fâtır-ı Bîmisal; zîhayata göz, kulak, akıl, kalb gibi havas ve letâif ile murassa olarak giydirdiği vücud gömleğini Esmâ-i Hüsnâ'nın nakışlarını göstermek için çok hâlât içinde çevirir. Çok vaziyetlerde değiştirir. Elemler, musibetler nev'inde olan keyfiyat; bazı Esmâsının ahkâmını göstermek için lemaat-ı hikmet içinde bâzı şuâât-ı Rahmet ve şuâât-ı Rahmet içinde lâtif güzellikler vardır.
Hâtime
[Eski Said'in serkeş, müftehir, mağrur, ucublu, riyâkâr nefsini susturan, telime mecbur eden beş fıkradır.]
Birinci Fıkra: Madem eşya var ve san'atlıdır. Elbette bir ustaları var. Yirmiikinci Söz'de gayet kat'î isbat edildiği gibi: Eğer herşey birinin olmazsa, o vakit herbir şey, bütün eşya kadar müşkil ve ağır olur. Eğer herşey birinin olsa, o zaman bütün eşya, birşey kadar âsân ve kolay olur. Madem zemin ve âsumânı birisi yapmış, yaratmış. Elbette o pek hikmetli ve çok san'atkâr Zât, zemin ve âsumanın meyveleri ve neticeleri ve gayeleri olan zîhayatları başklalara bırakıp işi bozmayacak. Başka ellere teslim edip bütün hikmetli işlerini abes etmiyecek, hiçe indirmiyecek, şükür ve ibadetlerini başkasına vermiyecektir.
İkinci Fıkra: Sen ey mağrur nefsim! Üzüm ağacına benzersin. Fahirlenme, salkımları o ağaç kendi takmamış. Başkası onları ona takmış.
Üçüncü Fıkra: Sen ey riyâkâr nefsim! "Dine hizmet ettim" diye gururlanma. اِنَّ اللَّهَ لَيُؤَيِّدُ هَذَا الدِّينَ بِالرَّجُلِ الْفَاجِرِ sırrınca: Müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o recül-i fâcir bilmelisin. Hizmetini, ubûdiyyetini; geçen ni'metlerin şükrü ve vazife-i fıtrat ve farîze-i hilkat ve netic-i san'at bil, ucub ve riyâdan kurtul!.
Dördüncü Fıkra: Hakikat ilmini, hakikî hikmeti istersen; Cenâb-ı Hakk'ın mârifetini kazan. Çünki: Bütün hakaik-ı mevcudat, İsm-i Hakk'ın şuunatı ve Esmâsının tezahüratı ve sıfâtının tecelliyatıdırlar. Maddî ve mânevî, cevherî, arazî herbir şey'in, herbir insanın hakikatı, birer ismin nuruna dayanır ve hakikitına istinad eder. Yoksa; hakikatsız ehemmiyetsiz bir surettir. Yirminci Söz'ün âhirinde, şu sırra dair bir nebze bahsi geçmiştir. Ey nefis! Eğer şu dünya hayatına müştaksan mevtten kaçarsan; kat'iyyen bil ki: Hayat zannettiğin hâlât, yalnız bulunduğun dakikadır. O dakikadan evvel, bütün zamanın ve o zaman içindeki eşya-i dünyeveyye, o dakikada meyyittir,ölmüştür. O dakikadan sonra, bütün zamanın ve onun mazrûfu, o dakikada ademdir, hiçtir. Demek, güvendiğin hayat-ı maddiyye, yalnız bir dakikadır. Hatta bir kısım ehl-i tedkik, "Bir âşiredir, belki bir ân-ı seyyâledir" demişler. İşte şu sırdandır ki: Bâzı ehl-i velâyet, dünyanın, dünya cihetiyle ademine hükmetmişler. Madem böyledir, hayat-ı maddiyye-i nefsiyyeyi bırak. Kalb ve ruh ve sırrın derece-i hayatlarına çık, bak; ne kadar geniş bir daire-i hayatları var. Senin için meyyit olan mâzi, müstakbel; onlar için "Hayy" dır, hayatdar ve mevcuttur. Ey nefsim!. Madem öyledir, sen dahi kalbim gibi ağla ve bağır ve de ki:
"Fâniyim, fâni olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem.
Ruhumu Rahman'a teslim eyledim gayr istemem.
İsterim, fakat bir yâr-ı bâkî isterim.
Zerreyim, fakat bir Şems-i Sermed isterim.
Hiç-ender-hiçim, fakat bu mevcudatı birden isterim."
Beşinci Fıkra: Şu fıkra, Arabî geldiği için Arabî yazıldı. Hem şu fıkra-i Arabiyye, "Allahü Ekber" zikrinde otuzüç mertebe-i tefekkürden bir mertebeye işarettir.
اَللَّهُ اَكْبَرُ اِذْ هُوَ الْقَدِيرُ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ الْكَرِيمُ الرَّحِيمُ الْجَمِلُ النَّقَّاشُ الْاَزَلِىُّ الَّذِى مَا حَقِيقَةُ هَذِهِ الْكَئِنَاتِ كُلًّ وَ جُزْءً وَصَحَائِفَ وَطَبَقَاتٍ وَمَا حَقَائِقُ هَذِهِ الْمَوْجُودَاتِ كُلِّيًا وَجُزْئِيًا وَوُجُودًا وَبَقَاءً اِلاَّ خُطُوطُ فَلِمَ قَضَائِهِ وَقَدَرِهِ وَتَنْظِيمِهِ وَتَقْدِيرِهِ بِعِلْمٍ وَحِكْمَةٍ وَنُقُوشُ َرْكَارِ عِلْمِهِ وَحِكْمَتِهِ وَتَصْوِيرِهِ وَتَدْبِيرِهِ بِصُنْعٍ وَعِنَايَتٍ وَتَزْيِينَاتُ يَدِ بَيْضَاءٍ صُنْعِهِ وَعِنَايَتِهِ وَتَزْيِينِهِ وَتَزْيِنِهِ وَتَنْوِيرِهِ بِلُطْفٍ وَكَرَمٍ وَاَزَاهِيرُ لَطَائِفِ لُطْفِهِ وَكَرَمِهِ وَتَوَدُّدِهِ وَتَعَرُّفِهِ بِرَحْمَةٍ وَنِعْمَةٍ وَثَمَرَاتٌ فَيَّاضِ رَحْمَتِهِ وَنِعْمِتِهِ وَتَرَحُّمِهِ وَتَحَنُّنِهِ بِجَمَالِ وَكَمَالِ وَلَمَعَاتِ تَجَلِّيَاتِ جَمَالِهِ وَكَمَالِهِ بِشَهَادَةِ تَفَانِيَةِ الْمَرَايَا وَسَيَّالِيَّةِ الْمَظَاهِرَ مَعَ بَقَاءِ الْجَمَالِ الْمُجَرَّدِ
اَسَّرْمَدِىِّ الدَّائِمِ التَّجَلِّى وَالظُّهُورِ عَلَى مَرِّ الْفُصُولِ وَالْعُصُورِ وَالدُّهُورِ وَالدَّائِمِ الاِنْعَامِ عَلَى مَرِّ الاَنَامِ وَالاَيَّامِ وَالاَعْوَامِ نَعَمْ فَالْاَثَرُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ لِذِى عَقْلٍ عَلَى الْفِعْلِ الْمُكَمَّلِ ثُمَّ الْفِعْلُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ لِذِى فَهْمٍ عَلَى الْاِسْمِِ الْمُكَمَّلِ ثُمَّ الاِسْمُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ بِالْبَدَاهَةِ عَلَى الْوَصْفِ الْمُكَمَّلِ ثُمَّ الْوَصْفُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ بِالضَرُورَةِ عَلَى الشَّأْنِ الْمُكَمَّلِ ثُمَّ الشَّأْنُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ بِالْيَقِينِ عَلَى كَمَالِ الذَّاتِ بِمَا يَلِيقُ بِااذَّاتِ وَهُوَ الْحَقُّ الْيَقِينُ . نَعَمْ تَفَانِى الْمِرْاَةِ . زَوَالُ الْمَوْجُودَاتِ مَعَ التَّجَلِّى الدَّائِمِ مَعَ الْفَيِضِِ الْمُلاَزِمِ مِنْ اَظْهَرِ
لظَّوَاهِرَ اَنَّ الْجَمَالَ الظَّاهِرَ لَيْسَ الْمُلْكَ الْمَظَاهِرَ : مِنْ اَفْصَحِ تِبْيَانٍ مِنْ اَوْضَحِ بُرْهَانٍ لِلْجَمَالِ الْمُجَرَّدِ .. لِلاِحْسًانِ الْمُجَدَّدِ .. لِلْوَاجِبِ الْوُجُودِ .. لِلْبَاقِ الْوَدُودِ .. اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا
مُحَمَّدٍ مِنَ الاَزَلِ اِلَى اْلاَبَدِ عَدَدَمَا فِى عِلْمِ اللَّهِ وَعَلَى اَلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ *
|